|HASTA HAKLARIYLE İLGİLİ HABERLER |                             | Anasayfa |   
    
 

Klasik müziğin Gümüşlük zamanı

Bir yanlış algılama ve bir yanlış öneri

“Hasta Odaklı Sağlık Hizmeti”

 

Sağlık Bakanlığı'nın gerçekleştirdiği “hasta hakları” uygulamalarında danışmanlık görevi yapan, aynı zamanda kısa adı “HAKSAY” olan Trabzon merkezli “Hasta Hakları ve Sağlıklı Yaşam Derneği” Yönetim kurulu üyesi olan Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve Hasta Hakları Platformu Grup Sözcüsü Sayın Prof. Dr. Tevfik Özlü'nün bir makalesinde(*) gündeme getirdiği “Hasta Odaklı Sağlık Hizmeti” konusu hasta hakları gündeme geldiğinde sıklıkla yanlış algılanan, dolayısıyla yanlış anlatılan bir yanlış öneridir.

Günümüzde “hizmeti alanı veya yararlananı odağa koymayı” belirten bu kavram her türden “ticari kazancı” hedefleyen ve önceleyen mal ve hizmetler için kullanılmaktadır.

Bu kavramın sağlık hizmetlerinde ger geçen gün daha çok gündeme getirilmesi de öncelikle sağlık hizmetlerinin giderek daha çok “ticarileşmesi”nden dolayıdır.  Diğer yandan bu kavramı benimsemek ve kullanmak da aslında sağlık hizmetlerinin “ticari” bir hizmet olduğunu savunmak anlamına gelmektedir.

Bir “ticari faaliyette” herhangi bir kesimin “odağa” konulması, onun “öncelenmesi”, en azından, bu algılamanın sağlanması öncelikle “reklam ve tanıtım” için olmazsa olmaz bir unsurdur. Çünkü insan yönelik olarak piyasaya sürülen her ürün ve hizmet zaten  “odağına insanı koymaktadır. Çünkü o alıcıdır, mal veya hizmetin bedelini ödeyendir. Bunu özel olarak vurgulamanın ve dile getirmenin amacı “ticari” olarak kazanmaktır. Ticari bir faaliyette bulunanın amacı gerçekleştirdiği faaliyet sonucunda “kâr” etmektir. Bu tür faaliyette bulunanlar, kârlarını sağlarken, hizmet verdiği kesimi de “yine çoğunlukla ayrı ve özel bir bedel” karşılığında bu konuya odaklaşmasını sağlar ve onu “memnun ederek”, hem onun, hem de onun aracılığıyla sağlayacağı “yeni müşterilerin” de bir anlamda “garanti” etmeyi düşünür.

“Müşteri –sağlık alanında hasta- odaklı” hizmet kavramını doğru algılayabilmek için önce sağlığın üzerinde herkesin birleştiği tanımı anımsamak gerekir.

Bilindiği üzere “sağlık yalnız hastalıklardan arınmış olmak değil, fiziksel ruhsal ve sosyal yönden tam iyilik hali”dir. Bu iyilik halinin sağlanması için öncelikle, barınma, beslenme, sağlıklı bir çevrede yaşama, sağlığı etkileyecek olumsuzluklardan korunma gibi bazı koşul ve olanakların bulunması gereklidir. Ancak bunların yanında bir de “sağlık hizmetleri”nin olması gerekir.

Sağlık hizmetleri ise yalnızca hastalıkların tanısı ve tedavi edilmesi hizmetlerinden oluşmaz. Bunlar sağlık hizmetinin yalnız “küçük bir bölümünü” oluşturur. Bunun yanında asıl büyük emek ve çabayı gerektiren sağlık hizmetleri sağlıklılık halinin korunması, geliştirilmesi, insanın ve toplumun sağlığı etkileyen olumsuzlukların, öngörülmesi, etkisiz hale getirilmesi, bireylerin ve toplumun bunlardan etkilenmelerinin engellenmesini, önlenmesini içerir. Bunlara ayrıca, tümüyle “iyilik haline” dönüşün mümkün olmadığı bazı hastalıklarda, bu hastalık halinin yaşamla bağdaştırılmasını hedefleyen “esenlendirme” faaliyetleri de eklenmelidir.

Tabii tüm bunların önünde, öncesinde, üzerinde, dışında bir başka hizmet de, giderek gelişen, yenilenen ve yetkinleşen, tıbbi bilginin hizmetten yararlanacak kişilere aktarılması, anlatılması, bu konularda davranışları belirleyecek bir “eğitim ve öğretim” sürecinin yaşanmasıdır. Onu da asıl olarak sağlıkçılar yerine getirir.

Sağlık “toplumsal” bir olgudur ve sağlık hizmeti de özünde “toplumsal” bir niteliğe sahiptir. Bu ise gerek sağlıklılık halinin sağlanması, gerek  sorunların giderilmesi, gerekse sağlığı ilgilendiren araştırma, geliştirme, öğrenme, öğretme ve hizmeti oluşturan tüm çalışmaların “toplumsal” bir faaliyet alanı olması demektir.

Şimdi bu gerçeklerin ışığında sağlık hizmetine baktığımızda onun yalnızca “bireyin” gereksinimleri temelinde kurgulanmasının olanaksız olduğu kolayca görebiliriz. Kuşkusuz “insana dair” tüm hizmetler, “insan yani bir birey” için yapılmaktadır. Ama sağlık hizmeti “yalnız bir birey”in gereksindiği hizmetlerle sınırlı değildir; onun ötesinde diğer insanların ve toplumun tümünün gereksinimlerini gözetmek zorundadır.

Bu noktada Sayın Özlü’nün “Sağlık hizmeti sunumunda, bu hizmete gereksinimi olan hastaların taleplerinin karşılanması esas alınmalıdır”  saptaması yalnız bir boyutuyla doğru ama sağlığa bütünsel yaklaşım açısından “eksiklikler” içeren bir yaklaşımdır. Bu yanlışın nedeni öncelikle “hastalıkların tanı ve tedavisi” anlamındaki hizmetlerin dikkate alınmasıdır.

Diğer yandan “gereksinim” ile “talep” birbiriyle aynı ve eşit unsurlar değildir. İnsanların sağlıklılık hallerini korumak ve sürdürmek gereksinimleri vardır. Ama insanların bunu “talep etmeleri” her şeyden önce bir bilgiyi, ya da bu durumun yokluğunu veya yoksunluğunu gerektirmektedir. Diğer yandan bir “taleb”in söz konusu olabilmesi için de bireyden bağımsız olarak, onu karşılayacak durum, koşul ve olanakların da söz konusu olmasını gerektirir. Talep etmek öğrenilir ve ancak ona karşılık olan sunumun olduğu yerde gündeme gelir. Ancak onun karşılığını ödeyecek durumda olmayı da zorunlu kılar.

Sayın Özlü yazının başka bir yerinde ve başka bir amaçla ve bağlamda bazı noktaları eksik olsa da bu doğrunun altını çizmekte aslında bir anlamda gerçekleri “itiraf” etmektedir:

“Hastalar ihtiyaçları olan hizmeti tam ifade edemeyebilirler. Hatta, gereksinimlerinin tam farkında da olmayabilirler. Çünkü, tıp ileri derecede uzmanlık gerektiren bir alandır. Sıradan bir vatandaşın, ihtiyacı olan tıbbi hizmeti tam olarak bilmesi ve dillendirmesi mümkün olmayabilir. Hekimin, kendisini hastanın yerine koyarak onun için gerekli olanı eksiksiz olarak yapması gerekmektedir. Sadece hastanın istediği kadarıyla yetinmesi, her zaman yeterli kabul edilmez.”

Dolayısıyla “sağlık hizmetleri bir “gereksinim”i karşılayan hizmetler olmakla birlikte, bunların sunulması veya sağlanması “talep” olmasına veya olgusuna bağlı değildir. Sağlık hizmetinin tüm boyut ve unsurlarıyla talebi ancak “tıbbi bilginin tümüne sahip olan ve bunun ötesinde sağlığın toplumsal yanını algılayan bilinçli kişiler” için söz konusu olabilir.

Sayın Özlü makalesinde yukarıdaki cümlenin hemen ardından yaptığı sağlık hizmeti veren kurumlara ilişkin tanımda da aslında sağlık hizmetini yalnız “tanı ve tedavi hizmetleriyle sınırlandırdığını” açıkça ortaya koymaktadır:

“Hastaların ihtiyaç ve beklentilerini karşılayamayan sağlık kurumları ve sağlık çalışanları varlık gerekçesini yitirmiş olurlar. Çünkü, sağlık kurumları ve sağlık çalışanları hastalar için vardır.”

Belirttiğimiz sağlık tanımını anımsarsak sağlık kurumlarının yalnız “hastalar” için değil, tüm insanlar ve insanların sağlıklılığının sağlanması için “var olduklarını” görebiliriz. Dolayısıyla sağlık kurumları onun söylediği gibi yalnız “Hastaların sorunlarını çözmek, onların gereksinimlerini karşılamak ve beklentilerini yanıtlamak için”  varolmazlar.

Dahası “hastaneler, tıp fakülteleri bu amaçla” da kurulmazlar. Buralarda hizmet aslında hem sağlık bilgisinin üretilmesi ve öğretilmesi, hem de sağlıklılık halinin sağlanması için kurulmuştur. Benzer biçimde “hekimler, hemşireler, laborantlar bu gerekçeyle” yani yalnızca “hastaları iyileştirmek” amacıyla yetiştirilmez, onların da asli görevleri sağlıklılığın sağlanmasıdır.

Burada sayın Özlü’nün ifade ettiği tıp felsefesi yaklaşımı da bu açıdan “eksik”tir. Sağlık hizmetlerinin “ontolojik” gerekçesi “hasta” değil, “insan yani birey ve onlardan oluşan toplum”dur.

Sayın Özlü için şu sözü doğru olsa da bunu sağlık alanında çaba sarf eden herkesi kapsayacak şekilde ifade etmek, sağlığı azımsamaktan, ama daha önemlisi “ticarileştirmekten” başka bir işe yaramaz:

“Bizi anlamlı kılan, bizi gerekli kılan, hastanın bize olan ihtiyacıdır. Eğer hastaya beklediği hizmeti veremez, hastanın beklentilerini karşılayamaz hale gelmişsek, kendi kendimizi inkar etmiş oluruz.”

Eğer bu düşünce gerçek olsaydı sağlık hizmetleri tüm sağlık sorunlarının çözümlendiği, artık hastanın veya talebin kalmadığı durumda biter ve sağlıkçılar da başka işler yapmak zorunda kalırlardı. Oysa sağlık hizmetleri bir yandan tıpkı bir “itfaiye” örgütlenmesi gibi her an ve her durumda var ve işler durumda olmalıdır. Diğer yandan da bu kurumlar, insanların sağlıklılık hallerinin sürdürülmesi için her gün, her dakika, her an görevlerinin gerektirdiği işleri yapmak zorundadırlar. Çünkü sağlıklılık onun için bir çaba sarf etmeyi gerekli kılar.

Bu nedenle Prof. Özlü’nün “bundan dolayıdır ki, sağlık kurumları yapılandırılırken ve yönetilirken,hastaya odaklanmalıdır” yaklaşımı ilk bakışta “doğru” sanılsa da doğru değildir.

Tam bu noktada “odaklanma” konusunun onun söz konusu ettiği “hastalıkların tanısı ve tedavisiyle ilgili sağlık hizmetleri” bakımından da “özünde” uyumsuz olduğunu vurgulamak gerekir.

Çünkü tanı ve tedavi de dahil sağlık hizmeti yine genel olarak kabul edildiği üzere “bir ekip hizmetidir.” Bu ekibin belki de olmazsa olmaz tek unsuru aslında “hizmetten yararlanan”dır. Onun katkı ve katılımı olmazsa sağlıklılık haline dönmek mümkün değildir. Yasal ve hukuki olarak da böyledir. Hasta haklarından birisi olan “aydınlatılmış onam” sağlık ekibinin hizmetini yalnız meşru ve hukuki kılar.

Aslında hastayı da “tek başına” düşünmemelidir. Onun çevresinde olanlar ve bu hizmetten yarar sağlayanlarla, zarar görme olasılığı bulunanlar ve  yapılması gereken işlerde “düşünsel ve duygusal” boyut dahil “katkıda ve katılımda bulunan”lar da o ekibin önemli unsurları arasındadır. Bu da tanı ve tedavi hizmetlerini toplumsal kılan bir başka unsurdur.

Bu ekibin verdiği hizmet ve gerçekleştirdiği iş “sağlıklılık halinin ‘olabildiğince’ geri kazanılması” dır. Dolayısıyla “hastalıkların tanısını koyan ve olabildiğince tedavi ekibin odağında da “hasta” değil, “hastalık veya sağlığı olumsuz etkileyen sorun veya yeniden kazanılması hedeflenen sağlık hali”  vardır.

Ancak özelleşmiş ve ticarileşmiş bir “tanı tedavi hizmeti” sunumu odağına “hastalığı veya sorunu”  koyduğunu belirterek “müşteri”  kazanamaz. Çünkü “sorun veya sağlıklılık” bir karşılık ödeyemez. O nedenle asıl bedeli ödeyecek olsan “sorunun sahibi” veya “sağlıklı olmak isteyen kişi” hizmetin “odağında” olmalıdır.

Diğer yandan “ticari sağlık hizmeti sunucusu” hizmet verdiği kişiyi “ekibinin bir unsuru görür” ve onu kendi işine yani “ekibine dahil ederse”, onun emek ve çabasının da bir karşılığı olarak ona da bir “karşılık” ödemek zorunda olacaktır. Daha doğrusu hizmet alan bunu fark ettiğinde “emek harcayan birisi olarak” bir karşılık isteyecektir.

Tabii bir de onu “ekibe” dahil etmek süreç içinde yalnız para kazanmaya yönelik faaliyet ve edimlerin de ortaya çıkması ve onların da “fark edilmesi” sonucunu doğuracaktır. Onun için odağa “hastayı” koymak, ve onun dışındaki herkesi onun “dışında” tutmak, çevresinde yer alsa bile “karşısında” bırakmak  “ticarileşmiş sağlık hizmetinin bir gereksinimi”dir.

Tüm bu yönlerden bakıldığında da “hasta odaklı hizmet” insan için değil, sağlık hizmetinden bir “kâr” elde etmeyi hedefleyen “ticari bir hizmet” için söz konusu olacaktır.

Sayın Özlü makalesinin devamında “Kurumların ve personelin verimliliği, performansı ölçülürken, üretilen hizmetten yararlanan hastaların memnuniyeti esas alınmalıdır. Hastasını memnun edemeyen bir kurum veya personel başarısız sayılmalıdır” diyerek yani ticari bir kavram olarak “müşteri memnuniyeti”ni dile getirerek yukarıda belirttiğimiz unsurları “kabul hatta bir anlamda teyit etmektedir.

Bu paragrafta kullanılan sözcüklere dikkat edersek, bunların aslında “ekonomik ve ticari” faaliyetlerde kullanılan sözcükler olduğunu da açıkça görebiliriz.

Yazıdaki “verimlilik, performans, memnuniyet, başarı” bu bağlamda kullanılan sözcüklerdir.

Bu sözcüklerin ekonomik ve ticari anlamları değil de “sağlık alanındaki karşılıklarını irdelersek konu daha somut ve net olarak anlaşılacaktır.

Sağlık alanında VERİMLİLİK hizmetin kendisine ait bir unsur değildir. Onun bir hizmet olarak sahip olması gereken nitelikleri vardır ve her durumda istenen sonucun elde edilebilmesi için aynı niteliklerin söz konusu olması gerekir. Ancak onun hizmet ettiği birey ve toplumda bu hizmet bir “verimlilik” sağladığında o zaman söz konusu edilebilir.

Örneğin bir işçinin verimliliği ürettiği ürünün çoğalması ve ürettiğinden daha çok para kazanılmasıdır. Bu işçiye gereksindiği sağlık hizmetini vererek onun sağlıklılığını korumak, sürdürmek ve üretimde kalmasını sağlamak yoluyla yapılabilir. Bu onu verimli kılabilir. Ama o işçi bu süreçte sağlık hizmetlerinin tümünden yararlanma ama üretimde bulunmazsa o zaman verimlilikten söz edemeyiz. Sağlıkçı ise yine o üretse de üretmese de her zaman yaptığı ve yapması gereken işleri yapmak ve işçiyi sağlıklı kılmak zorunda olduğundan onun verimliliği diye bir unsurdan söz edemeyiz.  

Burada kast edilen verimlilik yapılan işten sağlanan gelir anlamındadır. Bir işçinin birim zamanda üretebileceğinden daha çoğunu üretmesi eğer verimlilikse, bir sağlıkçının bu anlamdaki verimliliği birim zamanda daha çok sayıda insanı sağlıklı kılması olmalıdır. Oysa bir kişiyi sağlıklı kılmak veya sağlıklılığını sağlamak yalnız sağlıkçıya bağlı değildir.

Diğer yandan sağlıklılık halinin belirleyici ve üstün olduğu yer ve toplumlarda yani “hiç hastanın olmadığı, hastalıkların çözümlendiği bir yerde sunulan bir hasta hizmetinin verimliliği” nasıl belirlenecektir?

Örneğin tatil yörelerinde çalışan ve “tatil zamanı” çok hasta bakarak “verimli” olan bazı sağlıkçılar “tatil süreci” bittiğinde yani hizmet vermekle  yükümlü olduğu nüfus azaldığında birden “verimsiz” hale gelmeleri nasıl açıklanacaktır?

İşte bu paradoks nedeniyledir ki sağlık hizmeti veren kurumların dağılımlarında “hasta sayısı” değil de “o hizmetten yararlananların nüfusu” üzerinden hesaplanır. Bunu ticari kılmak ve bu yönden değerlendirmek için de “başvuru sayısı” gibi bir parametre kullanılmak zorunda kalınmıştır. Ama bu da sağlık hizmetini ölçme konusunda yeterli değildir. Çünkü etkin bir sağlık hizmeti başvuru sayısıyla da belirlenemez. Tüm bunlardan yola çıkarak sağlık alanında “verimlilik” diye bir ölçütün söz konusu olamayacağını söyleyebiliriz. Asıl ölçüt “sağlıklılık hali” olmalıdır.

“PERFORMANS” da sağlık hizmetinde aynı anlamda yani “ticari ve ekonomik” yanıyla ele alınmaktadır. Performans, birim zamanda yapılan işlem sayısını niteleyen bir ölçüttür. Oysa sağlık hizmetinde birim zamanda yapılan iş değil, onun sonucu yani yukarıda belirttiğimiz gibi yapılan işlemlerin ortaya çıkardığı sonuç yani “sağlıklılık hali” önemlidir. Örneğin “cüzzam” hastalığına yakalanmış bir insanın erken tanısı için bir gün uğraşarak, onu araştırıp bularak, kontrol edip tanısını koyup tedavi ederek onun, hatta çevresindeki insanların yaşamını kurtarmak, sakat kalmaktan korumak olasıdır. Ama bir günde bir trafik kazasında hafif yaralanan ve bedenilerinin çeşitli yerlerinde açık yarası olan yüz hastanın her birine onar taneden bin adet dikiş de atmak olasıdır. Bunlardan hangisinin performansının ötekinden daha fazla olduğu nasıl söylenebilir?

“MEMNUNİYET” için de aynı şeyler söylenebilir. Bir insanla onun duygu durumu ve ruh haline göre inanılmaz bir empati yaparak onu her anlamda memnun edebilirsiniz. Ama tanınız doğru olmayabilir ve o kişi yaşamından veya sağlığından olabilir. Bu durumda “ama o benden çok memnun” kaldı diyerek kendi işinizi “iyi yaptığınız” iddiasında bulunmak mümkün müdür?

Benzer şeyleri “BAŞARI” nitelemesi için de söylemek mümkündür. En başarılı sağlıkçılar, sağlıkları için uğraştığı insanların sağlıklılık hallerinin sürmesinde katkısı olanlardır. Üzerine düşen görevleri yapmadığı için bir ortaya çıkan bir “yaz ishali salgınında” günde yüz hastayı tedavi eden ve onları iyileştiren bir sağlık kurumu ve kuruluşu için nasıl “başarı”dan söz edilebilir.

Kuşku yok ki bunların hepsi sayın Özlü’nün bilgisi dahilinde olan konulardır. Ama onun mevcut sağlık ortamında benimsediği tutum başka örneklerde de görüldüğü üzere “hastalıkların tanı ve tedavisini”, o noktada da “yapılan işin sayısal özelliklerini” önceleyen ve önemseyen bir noktadır.

O da bunun farkında olduğunu aynı makaledeki “bunun tersi ise, her zaman doğru değildir. Yani, hastanın memnun olması, verilen hizmetin yeterli olduğunu göstermez. Hasta memnuniyeti mutlaka gerekli, ama tek başına yeterli değildir” diyerek bu konuda bir bilgi eksikliğinin değil de bilinçli bir duruşun söz konusu olduğunu göstermektedir.

İşte o nedenledir ki “Verilen hizmetin bilimsel ve tıbbi kurallara; meslek etiğimize; toplumsal ahlaka; hukuka uygun olması da şarttır” cümlesi, tüm bunların en üstünde ve en önünde söylenmesi gereken, ama daha önce söylediklerini de yadsıyan bir  cümledir. Oysa sağlık  önce bunu söylemeyi ama o noktada “insanın yararına davranmayı, insana zarar vermemeyi, adalet ve özerklik ilkelerine uygun davranmayı”, gerçek anlamıyla “sağlıklılığı öncelemeyi”, “sağlığın toplumsal bir olgu olduğu gerçeğini” kabul etmeyi de gerektirir.

Bu gerçekleri ortaya koyduktan sonra söz konusu makalede “hasta memnuniyetine” dair belirtilen “talep ettiği hizmeti eksiksiz almış; tüm beklentilerini karşılamış” olmak da “hastaların dertlerini dinlemek; sorularını yanıtlamak; endişe ve korkularını gidermek; hastalıkları ve tedavileri konusunda yeterince bilgilendirmek; hastalıklarıyla başa çıkabilmeleri için gerekli motivasyon ve beceriye sahip kılmak ve onları teselli etmek” de; “hastanın tıbbi bakım ihtiyacını karşılamış” olmak da; “hastaların onurlarını ve mahremiyetlerini korumak” da; “güvenlik ve konforlarını sağlamak” da; “horlamadan, aşağılamadan, güler yüz ve nezaketle muamele etmek” de belirttiğimiz nedenlerden dolayı bu eksik yaklaşımın yanlışlığını giderememektedir.

Bu bağlamda bir çok kurumda aslında ve zaten bulunması gereken, sağlık hizmetinin belirli bir “nitelikte” yani “kaliteli değil de nitelikli” olmasını sağlayan unsurların olması gerektiğini savunmak da “hasta odaklı bir hizmetin olması” gerektiği düşüncesinin kanıtı sayılamaz.

Çünkü “nitelikli ve iyi” sağlık hizmeti verilen kurumlarda “beklemek” diye bir şey söz konusu olamaz, Çünkü poliklinik ve laboratuar kapılarında hastaların birbirini ezmesi diye bir durum söz konusu olamaz. Çünkü ortak yaşam alanlarında sağlığı olumsuz etkileyecek ve yaşamayı olanaksız hale getirecek durumlarla karşılaşılamaz. Çünkü hizmet alanların çeşitli gereksinimleri(?) kötü, yetersiz, eksiz olamaz. Kapıda güvenlik görevlisi diye bir görevli (kimi kimden koruyacak ki?, sağlık hizmeti veren kurumların asıl sahibi zaten hizmetten yararlanan değil midir?) olamaz ve servis hemşireleri veya doktorları asık yüzlü, çatık kaşlı, sert ve emredici ses tonuyla konuşamaz! 

Ancak bunun tersi olan yani sağlık hizmetinin “ticari” amaçlarla ve “kâr etmek” için verildiği yerlerde bunların olması veya olmaması bir “ölçüt” sayılabilir ve oralarda “hasta memnuniyeti”, ve “beklenti düzeyi” saptamaya yönelik çeşitli anketler uygulanarak hizmetin niteliği ortaya konulabilir.

Yine aynı tür kurumlarda odağa konulan hastanın giderek “metalaştığı” gerçeği Sayın Özlü tarafından da açıkça ortaya konulmaktadır. Ama bunu yaratan tam da “hastanın odağa konularak” gizlenmeye çalışılan ticari sağlık hizmetleridir: “Hastalıkların teşhis ve tedavisine odaklanmış sağlık kurumları ve çalışanları, hastalarını unutmaktadırlar. Modern teknoloji ürünü cihazlarla donatılmış hastanelerde, hastalar, adeta nesneleştirilmektedir. Hastaların kişilikleri, duygu ve düşünceleri önemsenmemektedir. Bu tür modern hastane ortamlarında yitirilen: empati, güler yüz, sevgi, şefkat, içtenlik, teselli gibi davranışlardır. Bunların eksikliğini makinelerle, bilgisayarlarla gidermek mümkün değildir. Hastanın dünyasında hekimin yüzündeki sevecenliğin yeri, başka bir argümanla doldurulamaz.

Eğer konuya bu daraltılmış anlamıyla bakılacak olursa; yine sayın Özlü’nün söylediği şu sözler de ne kadar doğru olsalar da ne yazık ki durumu kurtarmaya yetmeyecektir:

“Hastaların birey olduğunu göz ardı ederek; onların beklentilerini, endişelerini, korkularını yok sayarak, onları iyileştiremeyiz. Belki, tedavi edebiliriz. Ama, asla iyi edemeyiz. Unutmamalıyız ki, “sağlık, sadece hastalık yada sakatlığın olmaması değil; bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir”.

Çünkü burada da yine sağlık ve sağlıklılık değil, insanlara “satılabilecek” unsurlar öne çıkarılmaktadır.  

Diğer yandan burada da yine insanı genel olarak değil de “hastalık halindeki” özellikleriyle gören ve kendisini bununla sınırlayan bir yaklaşım söz konusudur. Bu yaklaşımda, sağlığın gerekleri, sağlık hizmetlerinin nitelikleri ve sağlıkçının “görev”i göz ardı edilerek veya arka plana itilerek; onun kendisine bağlı bireysel özellikleri, duyguları -örneğin “acıma duygusu”- öne çıkarılmak suretiyle, konuyu yine sistem boyutunda değil de “kişisel, bireysel bir durum” olarak görme  yanlışı yapılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki sağlık hizmetleri yalnız “inançlı insanların tanrı adına yaptıkları ulvi ve kutsal” bir iş değildir. Sağlık hizmetinden yararlananlarla bu hizmeti verenleri “hiyerarşik” olarak kategorileştiren, dahası hizmetten yararlananları, hizmet verenlerin “lûtufta bulundukları” kişiler olarak gören yanlış bir yaklaşımın ifadesidir. Ticarileşmiş sağlık sistemini kendi çıkarlarının gereği olarak görenler bu unsuru da özellikle, bedeli yüksek, sonucu kötü, ama yapılması zorunlu ve “kâr getirmeyecek” hizmetleri bu tür bazı kurumların üzerine yıkmak için kullanmaktadır.

Bu nedenlerle “Hastalar beden dilimizden, ses tonumuzdan, göz bebeklerimizden bizi motive eden duyguyu anlayabilirler. Onlara yardımcı olmak, sorunlarını çözmek amacıyla mı; yoksa para ve ün kazanmak veya deney yapmak gibi kendimize ait güdülerle mi hareket ettiğimizi sezerler. Çünkü, sevginin dili evrenseldir. Hayvanlar ve bitkiler bile, onlara yönelik sevgiyi hissederler ve onu cevapsız bırakmazlar. Tabii, bunun aksi de doğrudur”  diyerek sevgiyi yüceltmek sık olarak yeğlenen bir yaklaşımdır.

Evet sağlık hizmeti de diğer tüm hizmetler gibi insana severek yaklaşımı gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Ama konuya bakışımız ve kurduğumuz sistem doğru olmazsa yalnız insanları severek “memnun insanlar” yaratabilir ama “sağlığı ve sağlıklılığı” sağlayamayız.

Sayın Özlü’nün makalesinin sondan bir önceki paragrafında sıralanan şu sözlerle  ortaya konulanlar da “hizmetin gerekleri ve zorunlulukları”ndan ve nitelikli bir sağlık hizmetinin zaten bulunması gereken, doğasından kaynaklanmalıdır. Tabii bu sözler yukarıda tartışılan “performans” bakışı ile irdelenirse kendi içinde bir çelişkiyi görmek mümkün olacaktır. Çünkü burada ifade edilenlerin ne yazık ki “performans” kriterleri arasında yeri yoktur ve de alamaz: 

“Hastasını ayakta karşılayıp kapıya kadar uğurlayan; gözüne sevgiyle bakan; ona dostça dokunan, elini sıkan; ona rahat bir koltuğu çok görmeyen; onu selamlayıp, hal-hatır soran; kendini tanıtıp onunla tanışan; ona ismiyle ve sosyal statüsüyle hitap eden; ona zaman ayıran ve sözünü kesmeden sabırla dinleyen; güler yüzlü, saygılı, sevecen, içten tavırlar sergileyen; tanı-tedavi sürecinin her aşamasında onu yeterince bilgilendiren, ona inisiyatif tanıyan, onayını alan; onun anlayacağı şekilde ve düzeyine uygun olarak konuşan; onu teselli edip, hastalığıyla başa çıkabileceğine inandıran; ona umut aşılayan; hastasının sorununu doğru olarak algılama ve hastası için gerekli olanın en iyisini yapma çabası içinde olan ve ihtiyacı olduğunda hastasının kolayca ulaşabileceği hekimler görevlerini eksiksiz olarak yapmış sayılırlar. Bütün bu aşamaları ihmal edip, sadece tanı ve tedaviye odaklanan bir hekim, mesleki tatmin duyusunu tam olarak hissetmez ve toplumdan da hak ettiği saygınlığı göremez. Çünkü, tanı ve tedaviye odaklanmış bir çaba hekimlik değil, bir çeşit teknisyenlik olur.”

Yazının sonunda Sayın Özlü sağlıkçının çözmeye çalıştığı sorunu da tersinden tanımlayarak “hizmetin odağına hastanın konulması gerektiğini savunmaya çalışıyor ama ne yazık ki bu da onun yaklaşımındaki yanlışlığı gözden kaçırmaya yetmiyor; çünkü sağlık hizmetinin nesnesi hastalık veya sağlıksızlık değil, tam tersine “sağlık ve sağlıklılık halidir ve buna ulaşmış insanlıktır”:

“Hekimlerin en sıklıkla yaptıkları hata, hastanın kendilerine başvurma nedeni olan tıbbi sorununa odaklaşmaları ve sadece bu sorunun kendisiyle ilgilenmeleridir. Oysa hiçbir hastalık onu doğuran, geliştiren faktörler ile bireyin kendisi göz ardı edilerek çözülemez. Hekim, mide ülseri olan hastasına, rezistansı bozulmuş çamaşır makinesini tamire kalkışan bir teknisyen gibi yaklaşmamalıdır. Bizim muhatabımız hastalık veya semptom değil; hastadır. Karşımızda bizden yardım uman kişinin ne istediğini doğru tespit etmeliyiz. Bize gelirken beklentisi nedir? Yaşadığı sorunu nasıl algılamaktadır? Hastalığı hakkındaki düşünceleri, endişeleri nelerdir? Kendisini iyi ve sağlıklı hissetmesi için nelerin, nasıl değiştirilmesini istemektedir? Hastalara, sadece bedensel varlıklarına bakılarak muamele edilmemelidir. Ruhsal ve sosyal durumları değerlendirilerek ve değerleri korunarak, teşhis, tedavi ve tıbbî bakım süreçleri kişiselleştirilmelidir. Bunu yapabilmenin yolu da empati yeteneğimizi geliştirmekten geçmektedir.”

Sonuç olarak hiçbir sağlık hizmet sistemi yalnız  “iyi insanların” bireysel özellikleriyle “iyi” kılınamaz. Hem sistemin, hem de o sistem içinde sağlığa ve sağlıklılığa bakış ve yaklaşımın hem bilimsel, hem de toplumsal, sosyal ve insani olarak “doğru” ve insanın doğasına uygun olması gereklidir.

Sağlık hizmeti insanların ve toplumların “hava gereksinimleri su gereksinimlerini karşılar gibi karşılanmalıdır”. Hiçbir zaman hiçbir durumda eksik olmamalı, insanları yoksun bırakmamalı, ama bir hava akımı ya da sel gibi onu zorlamamalı ve zorda bırakmamalıdır. 

Bütün mesele havanın ve suyun niteliği gibi sağlık hizmetinin niteliğinde ve olmazsa olmazlarındadır. Bu nedenledir ki sağlık hizmeti “ticari” olamaz, ticaretin unsur ve öncelikleri sağlık hizmetini “iyi” kılmaya ve iyilik halini sağlamaya yetmez.

Mustafa SÜTLAŞ

22.1.2007

(*) Kalın ve italik yazılı olan bölümlerin tamamı Sayın Tevfik Özlü’nün makalesinden alıntılanmıştır. KAYNAK: http://hastaninhaklari.blogcu.com/1435223/

 

 

ENSON 22.01.2007 TARİHİNDE GÜNCELLEŞTİRİLMİŞTİR.
BU SİTENİN HER HAKKI MAHFUZDUR. KAYNAK BELİRTEREK ALINTI YAPILABİLİR.
DÜZENLEYEN: Mustafa SÜTLAŞ